"Onlar bizi döverlerdi.
Saçları sıfıra vurulurdu. Burunları, kaşları hep taze, pembe bir iz ya
da kabuğu üzerinde yaralarla dolu olurdu. Bakımsızlıktan kokarlardı.
Biz, hiçbirimiz istemezdik onlarla aynı sıraya oturmayı.
Çünkü onlar 'yurttan gelen yuva çocuklarıydılar'.
Onlar bizi döverlerdi.
Beslenme çantalarımızı açar, paltolarımızın cebindeki paraları alırlardı.
'Kötü', 'pis' ve 'arsız' çocuklardı onlar.
Bize 'eziyet' eder; söz dinlemez, sürekli sınıfta kalırlardı.
Tembeldiler, başarısızdılar, haylazdılar...
Bizi döverlerdi.
Teneffüslerde aldığmız bir top kaymaklı dondurmayı ya da simiti
koşarak gelip elimizden kapar bir hamlede yiyip bitirirlerdi. İtiraz
edemezdik.
Çünkü bizi döverlerdi."
***
İşte buydu ben yedi yaşındayken benim gözümdeki gerçek. Yurt çocukları
böyleydi. Bizden farklıydı onlar. Sevilmeyen çocuğun neler yaptığını,
yapabileceğini bugün gören gözlerim daha o kadarcıkken dövülen çocuğun
neler yapabileceğini biliyordu.
Muammer büyüktü bizden.
Bizse ilkokul birinci sınıfın civcivleriydik.
Beslenme çantamdaki haşlanmış yumurtayı lop diye bir seferde atardı
ağzına Muammer. Kalemlerimi alır, atkımı boynuma takar, defterime
tükürürdü. Saçlarımın ölüklerini birbirine bağlar ve evden getirdiğim
hiçbir şeyi yememe izin vermezdi.
O da bir yuva çocuğuydu.
Ağlayarak evde şikâyet ediyordum Muammer'i.
Bir gün annem ve babam okula geldiler.
Muammer "aslında" benden ne istiyordu?
***
Muammer'in, yarık izleriyle dolu kafasını ve küçük kara gözlerini
gören annem ve babam o gün onunla ne konuştular bilmiyorum ama o günden
sonra ben her gün beslenme çantamda Muammer için haşlanmış bir yumurta,
peynir, ekmek ve salatalık taşımaya başladım. Yumurtanın biri Muammer'e
bir banaydı. Muammer beni bir daha dövmedi.
Bir akşam üzeri annem pazardan dönerken beklediği duvar dibinden
annemin karşısına fırlayıp eve kadar torba taşıyan Muammer anneme anne
demeye başladı.
Muammer aslında benden benim hep üzerimde taşıdığım o sıcak aidiyet
huzurunu, sevgiyi, okşanarak büyümenin gücünü istiyordu.
***
Göz görmeyince gönül katlanır derler.
Doğrudur.
Eğer hiç Sinop'ta, Denizli'de, İstanbul'da, yaşadığınız şehirde ya da
bir çocuk yuvası ziyaret etmediyseniz bilemezsiniz.
Gitmek de bir zehir acısıdır orada kalmak da.
Ziyaretden sonra çürük içinde kalır insanın kolları.
Hırçın olur yuvalarda büyümeye çalışan o güzelim çocuklar. Acıtırlar
insanın canını. Dövülmekten acıyan kalpleriyle, sev beni diye yalvaran
gözleri ve dilleri acıtır her tarafınızı.
Lime lime olur ciğeriniz.
***
Bugün onların dayak yediklerini televizyondan izleyip ayağa kalkanlar
bir kez olsun o çocukların kapılarından içeri girmemiştir öte yandan.
Bu yazının başındaki "yedi yaşındaki çocuğun" yorumuyla bakarlar
olaylara.
Mesela sokak çocuklarının barınağı şehir dışında olsun isterler. Yuva
çocuklan kendi çocuklarının okuduğu okula girmesin isterler.
Öfkeli, sevilmemiş yuva çocukları kendi huzurlu hayatlarının dışında
olsun isterler.
Kendi çocukları bu "sevgisizlikten, şiddetten" etkilenmesin isterler.
Çünkü onlar bir tek kendi kapılarının önünü süpürür, en iyi domatesi
kendi çocuğu yesin isterler.
***
Bu yüzden, göz gördükçe ağlayan yürekler içinde...
O çocuklar dayak yerler.
O çocuklar dayak atarlar.
İclal AYDIN